KUDÜS ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Gönderi Zamanı: 24 Mayıs 2020 08:06 Okunma Sayısı:36 Kategori: Söyleşiler

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik

Kudüs’ü sık sık ziyaret ediyorsunuz. Nedir sizi oraya çeken? Şehre uzaktan ya da bir tepeden bakınca “fotoğrafta” neler beliriyor, ne hissediyorsunuz?

Sadece Allah’ın bilgisindeyken, ruha, ete ve kemiğe bürünerek şehadet âlemine çıktığımız yere “ana rahmi” deriz. Bu manada rahim ruhsal ve bedensel inşamızın mekânı iken, dünya da yeryüzü itibariyle ikinci bir ana rahmi olarak hisler, akıllar bakımından kendimizi inşa ettiğimiz mekândır. Bu mekânda, hislerin ve akılların muhtelif inanışların kaynağı olarak inşası bakımından Allah ve peygamberlerince işaretlenmiş yerler vardır ki, bunlar insanlık mazimiz planda, ilklerin meydana geldiği ve aynı zamanda fillerimizin ilk-el örneklerinin zuhur ettiği yerlerdir.

Örneğin, Medine, Hz. Peygamber’e üçüncü rahim olması bakımından, inandığımız şeriatın da rahmidir. Hz. Peygamber’in bizlere rehberliği asıl buradaki hayatıyla mümkün olur. Mekke, Hz. Peygamber’in ataları olan Hz. Hacer ile Hz. İsmail’in ve dolayısıyla ilkinin eşi, ikincisinin babası olması cihetinden asıl Hz. İbrahim’in dünyevi rahmidir. İbrahimî hanifliğin bir koluna rahim olan Mekke, bu esasa tabi olarak İslam’ın da ilk rahmidir ki, Kâbe de bunların somut işaretidir, belgesidir.

Kudüs’ü zamanım ve imkânım elverdiğince ziyaret edişimin nedeni her şeyden önce budur ve ona bir tepeden bakarken gördüğüm de öncelikle bunlardır. Dolayısıyla bunlar varlığımın ve inancımın da sebepleri olmaları bakımından, ilk-elde olanlara yakınlığımın, o ellerin sahipleriyle olan kopmaz bağımın, her ziyarette yeniden tesisi ve teyididir.

Rahim, rahmete ve berekete mazhariyeti kesinleşmiş olan yerdir. Bu manada, bir muvahhidin bu mazhariyete, Rabbinden kesin bir umutla ve atalarından hak ettiği bir mirası temellük etmenin rahatlığıyla dâhil olmayı istemesi, onun yaratılış tarzına ve kendisini bilme çabasına en uygun olandır.  Ben de, sorunuz özelinde Kudüs’te, bana en uygun olanı keşfetmenin ve zihniyetimi kuran hakikatleri kendi yerlerinde öğrenmeye çalışmanın huzurunu yaşıyorum.

Ahmed Fakih, Necati, Zâtî, Fuzulî, Muhibbî, Nâbî gibi klasik dönem şairlerimiz Kudüs ve Mescid-i Aksa’yı şiire konuk etmişler. Kimi zaman Hac yolculuğunun bir durağı olarak, kimi zamansa sevgilinin yüzü için bir teşbih kurarken söz, ilk kıblegâhımıza gelmiş. Modern Türk edebiyatında Kudüs nasıl yer alıyor?

Kudüs’ü şiire konu etmekle, Kudüs’ün sevgisini, özlemini, zulme maruz kalışını ancak şiir yoluyla söyleyebilmenin aynı şeyler olmadığını belirtmek ihtiyacındayım.

Zira, ağlamak, sızlanmak ve dövünmek için duvarlar ihdas etmek Yahudiliğin sünnetidir, Müslümanların değil. Hem biz ağlarsak, sadece bir amaca bilenmek için ağlarız; bu manada gözyaşlarımız acizliğimizin değil, sorumluluğumuzun ve buna tâbi olan irademizin, azmimizin manivelasıdır.

Zikrettiğiniz isimlere Na’imi’yi de ilave ederek söyleyecek olursam, klasik edebiyatımızda Kudüs, İslami kozmolojiye ve nebevi tarihe dâhil olarak anlatılır.

Bu geleneği modern edebiyat devrinde izleyen tek şair Sezai Karakoç’tur; Kudüs’ün hâlihazırdaki gerçeğini bir üçüncü unsur olarak şiirleştirirken, bu bağlamda, Yahudileri ruhlarını ateşe atarak kendi dünyalarını cehennemleştirme ile Zebur’a ve kutsi beldeye ihanet etme cihetinden zemmederek, bu nedenle cezalandırılmayı hak ettiklerini, tövbe etmedikleri takdirde yeryüzüyle gökyüzünün lanetini yine hak edeceklerini söyler. Ağlar ama dövünmez Sezai Karakoç, hüzünlenir ama gömleğini paralamaz, zulmü vurgular ama yakınmayla yüklü bir teslimiyete de asla yanaşmaz.

Sezai Karakoç’taki bu kuşatıcı ve dolayısıyla genel tutum, Nuri Pakdil ve M. Akif İnan’ın ilgili şiirlerinde daha özel bir plana evrilerek, Mümin iki gönlün, Kudüs’ün bugünkü durumunu tasvire mahsus ferdi bir tepkiye dönüşür.

UHİM (Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi) desteğinde, Adem Turan tarafından hazırlanan Benim Adım Kudüsadlı seçkide yer alan şairler ve şiirleri esasından baktığımızda ise, onlardan 1- Kudüs’ün bir şiir konusu haline getirildiğini, 2- Tevradi yakınma tarzının bize de bulaştığını görmemiz mümkündür.

Bunu derken, elbette seçkide yer alan şairlerin mümince samimiyetlerinden asla kuşku duyulamayacağını ancak zikrettiğim bağlamda, -öyle sanıyorum ki farkında olunmaksızın- klasik edebiyatımızda ve Sezai Karakoç’ta hakim olan bakış ve üsluba göre, bir sapmaya muhatap olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Bu babta, Hüseyin Vassaf’ın “Suriye ve Filistin’de Cevelanım” adlı risalesinden başlanarak, yazılan son şiire kadar müstakil bir inceleme yapılması elzemdir. Ben henüz bu konuda yeterince çalışmadım, o nedenle ve çalışabildiğim kadarıyla yukarıdaki tespitleri yapmakla yetineyim.

Nizar Kabbanî, Adonis, Mahmud Derviş gibi Arap şairler de Kudüs ve çevresini ele alan şiirler yazdılar bildiğimiz kadarıyla. Türk edebiyatı dışında meseleye karşı nasıl bir hassasiyet var? Buna bağlı olarak, söylediğiniz hususlardan da hareketle klasik edebiyatımızda Mescid-i Aksa, Miraç hadisesine bağlı olarak yer bulurken Kudüs ise kutsal topraklara gerçekleşen ziyaretin bir parçası olarak anılıyor ve bir temaya, bir mazmuna dönüşmüyor. Hristiyan ve Yahudi cephesinde durum nasıldır? Yüz yıllar boyunca serpilip büyüyen bir dönüş hülyası var. Bu bekleyişin edebiyata yansıması kaçılmaz olsa gerek?

Zikrettiğimiz isimler Arap’tır. Bir de 16. yüzyılda oluşmaya başlayan Arap hatta Müslüman olmayanlara mahsus bir Kudüs edebiyatı vardır. Jean Thevenot, Pietro Della Vella, Polonyalı Simeon, Novalis, François Chateaubriand… aklıma gelen ilk isimler.

Ehli kitap olmak bakımından bir benzerliğimiz olsa da, Kudüs metafiziği ve onun siyasal-toplumsal gerçekliği bakımından Yahudilerden ve Hristiyanlardan tamamen ayrı düşünürüz.

Yukarıda da söylediğim gibi bizim ilgili metafiğimiz ve gerçekliğimiz İslami kozmolojiye, nebevi tarih anlayışımıza ve Müslümanların tarihine göre şekillenir. Tevrat ve İncil İsrailoğullarının maruz kaldığı Tanrısal şiddeti milat edinerek, çoğu ritüelleri de buradan üretirler. İbn Meymun / Maimonides, “Delaletü’l-Hairin”inde, Tanrısal şiddeti ve Yahudilerin onun karşısındaki durumunu makulleştirmek için az ter dökmemiştir. İncil’in İsa’sının Ferisilerin azgınlıkları üzerinden Kudüs’e yönelttiği ilenç ise herkesin malumudur.

İslam, böyle yaklaşmaz Kudüs’e. Sizin de vurguladığınız gibi, o her şeyden önce Hz. Peygamber’e ilk kıble olmasıyla değerlidir. Miraç’ın ilk mahalli, Halife Ömer tarafından kan dökülmesine rıza gösterilmeksizin sulh ve selametle teslim alınan özel şehir olması bakımından seçkindir. Kudüs’ü hak etmeyenlere, değerini geçmişte bilmedikleri gibi şimdi de bilmeleri mümkün olmayanlara terk etme zorunluluğu, elbette büyük bir acıdır ancak onun tekrar fethiyle giderilebilecek olan bu acı, Müslüman umuda sıkı sıkıya bağlı olan bir acıdır.

Yine sizin söyleyişinizle bunun bir temaya bir mazmuna dönüşmemesi de sanırım belirttiğimiz husustan kaynaklanıyordur. Zira, mekân bir metafordur ve suretler âlemi dediğimiz şu âlemden geriye, kıyamet itibariyle hiçbir şey kalmayacaktır. Baki olan Allah’ı hatırlatması bakımından da belki Kudüs, çifte bir özel vurguyu hak etmektedir ama hepsi bu kadardır.

Zikrettiğiniz isimler esasında ise Arap şairlerce üretilen Kudüs edebiyatı maalesef zikrettiğimiz İslami perspektife değil, Tevradi perspektife dâhildir. Böyle de olsa Kudüs ateşinin gür tutulması bakımından mezkûr isimlerin önemini inkâr etmek doğru değildir, ama bunları Kudüs’ün yegâne şairi bilerek, terennüm ettikleri acıyı ve içselleştirdikleri malum bakışı üstlenmede mütereddit davranmak da hakkımızdır.

Malumdur ki din, dünya siyasetinin temel dinamiklerinden biridir. İber (Endülüs) Müslümanları Tuleytula’yı / Toledo’yu 1085’te, İslam’ın büyük dünyası ise Kudüs’ü 1099’da Haçlılara karşı kaybettiler. Osmanlı’nın 1917’de Kudüs’ü İngilizlere terkinde de yine bir Haçlı tertibi söz konusudur. Zira, Kudüs’ü tek kurşun atmadan İngilizlere teslim eden Erich von Falkenhayn, Osmanlı’ya gönderilmiş bir Almandır. Onun, Osmanlı ordusuna yardımcı olması için İstanbul’da görevlendirilmesine ve burada oluşturduğu karargâhı Halep’e taşıyarak Suriye ve Filistin savunmasının merkezine yerleşmesine, başlı başına bir Haçlı tertibi olarak bakmak, doğrudur.

Hal böyle olunca, dinî saiklerle Kudüs’te olmaya can atan Yahudi ve Hristiyan müminlerin ferdi gayretlerinin, Haçlılık esasında organize edilmesi siyaseten son derece kullanışlıdır ki, son yüzyıldır maruz kaldığımız ve halen bugün de bizzat yüz yüze bulunduğumuz tehlikenin adı da neticede yine budur.

Bu manada gerek ferdî, gerekse toplumsal ve siyasal planda olan-bitenlerin ve olması umuların edebiyata dâhil olması son derece normaldir. Nitekim dünya edebiyatı bağlamında Kudüs edebiyatı diyebileceğimiz toplam da bunun hasılasıdır.

Peygamber Efendimiz’in “yolculuk ancak üç mescitten birine olur” işareti, hac coğrafyasının sınırlarını da çizmiş oluyor. Hicaz’dan ayrılan Müslümanlar yolu Kudüs’e düşürürlermiş. Hatta bu yolculuğu anlatan eserlere müstakil bir ad bile konmuş: fezail. Bugün böyle bir seyahatten söz etmemiz mümkün olmasa da Müslümanlar Kudüs’e niçin ve nasıl gitmeli?

Müslümanlar yukarıdan beri zikrettiğimiz hususlara tabi olarak Kudüs’e gitmeliler.

Bu tercihin zeminini oluşturan hislerin tamamı dinîdir. Şöyle ki, Kudüs ve çevresi Allah tarafından bereketli kılınmış ve Peygamberler de bu bereketin bizzat tanığı olmuşlardır. Burada bereketten kastımız, gıda malzemesi anlamındaki nimetten daha fazlasıdır. Zira, bu bereket, hem ibadet hem de Tevhid’in hakimiyeti yönünden erişen bir berekettir.

İbadetin bereketi sayı ile sınırlanamaz, ancak zihinlerde şekillenmesi bakımından, örneğin Kudüs’te kılınacak bir rekat namazın elli rekat namaza bedel olması inanışındaki gibi, az olanın çoğaltılacağına hükmedilir, ki bu zaten bu, Allah’ın vaadidir, Peygamberler de bunu böyle söylerler ve bizzat uygularlar. Bizim de kul ve ümmet olarak bunu böyle gözetmemiz ve yerinde bizzat böyle eylememiz gerekir.

İkinci olarak, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, kendi günümüzden, Allah’ın bilgisinde olduğumuz an’a kadar tarihi tüketerek, ilke, asıla, öze ulaşmak da yine bu beldede mümkünüdür. İlginç olan bu zamansal tüketiş, hatırların da geriye doğru hatırlanmasıyla kristalleşir.

Deyim yerindeyse her peygamber bu manada bir menzildir ve her birinin menzilini tek tek kat ederek Allah’a vasıl oluruz. Hatıraların sahih bir şekilde hatırlanması, mümin gönlünde berraklaşması bakımından, yine bu mekânda bizzat bulunmak büyük bir önem arz eder.

Bunlardan sonra sıra siyasete gelir. Cebelü’l-Muhabber’de ancak hissedersiniz Hz. Ömer’in Medine’den Kudüs’e kadar kat ettiği yolun zahmetini ve ancak burada anlarsınız onun bu zahmete katlanma nedenini.

Rahim olma hakikati de ancak Kudüs’ün bizzat içinde görünür kılar kendisini. Uyurken farkında olmaksızın rahimdeki yatış biçimimizi nasıl taklit edersek, onun asıl manasını da ancak ondaki duruşumuzda kavrayabiliriz.

Öte yandan, muvahhitliği hak olarak gören ve koruması altına alan tek din İslam’dır. Bu nedenle Müslüman olmak, Kudüs özelinde diğer ümmetlerden farklı bir sorumluluğu zorunlu kılar. Bir değer onun değerini bilene tevdi edilmeyi hak ettiğine göre, Kudüs’ün Muvahhitlerin dostu olan, onları korumayı görev bilen Müslümanların idaresinde verilmesi de şarttır, ki, bu şartın tahakkukuna talip olmak için de yine Kudüs’e gitmek, çan seslerine karışan ezanları orada bizzat dinlemek gerekir.

Elan yürürlükte olan Yahudi zulmünün pervasızlığını, keyfiliğini ve hadsizliğini; vatansızlığın ve yalnızlığın Kudüs Müslümanları’nda neden olduğu yıkımı yerinde görme maksadını, Kudüs’e gitmenin son bir nedeni olarak zikretmemiz de mümkündür.

13. yüzyılda Ahmed Fakih, Kitâb-ü Evsâf-ı Mesâcidi’ş-Şerîfe’yi, 17. yüzyılda Nâbî Tuhfetü’l-Haremeyn’i ve yine aynı devirde Molla Hıfzî Mir’âtü’l-Kuds‘ü yazarak İslam memleketlerinde bu kutlu beldenin tanınmasını sağladılar. Siz Kudüs’e defalarca gittiniz, oraya dair yazılar yazıyor, fotoğraf çekiyorsunuz, böyle bir niyet taşıdığınız düşünülebilir mi?

Na’imi’nin Feza’il-i Kuds’ünü, Muhammed el-Yemeni’nin Tuhfetü’l-Aşıkin Fezail-i Mekke ve’l-Medine ve’l Kuds’ünü ve “Makdisi” sanını hak eden onlarca şair ve müellifin eserlerini de dahil ederek, onların Kudüs sevgisine ve ilgili gayretlerine kendiminkini eklemem, asla edebe uygun olamaz.

Yazıyorum, evet ama söylemediğimde kendimi boğulacakmış gibi hissettiğim için; fotoğraf çekiyorum evet, adı Kudüs olan kadim bir metafordaki değişmeleri kendimce zapt etmek için. “Seyahat için parayı nereden buluyorsun” ya da “İsrail sana nasıl vize veriyor” sorularını, kuşku üretmek kastıyla soran ahmakların ve dahası “İbranice bilmeyen, Kudüs hakkında ağzını açmasın” diyebilen sözüm ona entelektüel zibidilerin dünyasında, Kudüs özelinde mezkur fiillerimi salt kendi ferdi sorumluluğumla sınırlı tutuyorum. Söz konusu fiillerden birileri hiç de ummadığım bir şekilde fayda sağlayabiliyorlarsa bundan memnuniyet duymakla yetinirim.

Bir sanatçının gözünden Kudüs nasıl görünür? Mimarisi, kültürel değerleri ve tarihten bugüne taşıdığı kimliğiyle Kudüs’ün sanata katkısı nedir?

Bir sanatçının gözünden Kudüs’ün nasıl göründüğünü bilemem, çünkü sanatçı değilim. Ancak yakin bir ilgi duyduğum İslami sanat tarihi açısından “görmeye” çalışabilirim.

691 yılında ibadete açılan Kubbetü’s-Sahra, İslami sanatının ilk mimari örneğidir. Dünyanın merkezi sayılan, Hz. İbrahim’in Hz. İshak’ı Allah’a kurban etmek için üzerine yatırdığı ve Hz. Musa’nın Tevrat levhalarını ihtiva eden sandukanın konulduğu yer olduğuna inanılan Hacerü’l-Müşereffe’ye zarf olarak inşa edilmesiyle, her şeyden önce mimarideki dinî maksadı açığa vuran Kubbetü’s-Sahra, bitkisel bezemeleriyle cenneti, kadeh figürleriyle Müslümanların zaferini, Süleyman Mabedi’nin merkezinde yapılması itibariyle de tevhidi hâkimiyeti ima eder. İslami sanattaki hâkim geometrik uygulamayla, bitkisel bezemenin ve hat programının ilk örnekleri de yine burada yer alır.

Şehir esasında ise, son şeklini Kanuni Sultan Süleyman’ın verdiği sur içinin sınırlı bir nüfusu barındırması nedeniyle, çok katlı yapıların ilk inşa edildiği yerdir. Dışarıdan sadece giriş cephesinin dar bir kısmının görünebildiği evler, revaklı avlulara açılan odalarıyla, İslami mahremiyete uygun ve geniş bir yaşama alanına sahiptir.

Kudüs eski şehirdeki din ve mezhep tanımlı mahallelerde, zanaata ve sanata da istikamet veren ekonomik faaliyetleri, sosyal ilişkilerin ve pratiklerin şekillenme tarzlarını, mahalle kamusallığının teminatı olan vakıf kurumlarını burada detaylı olarak anlatmamız mümkün değil. İlgilileri için, Hasan Hüseyin Güneş’in “Kudüs Megaribe Mahallesi” adlı bir çalışmasını, bu bahiste güzel örneklerden biri olarak zikretmekle yetinelim.

Kudüs’ün işgalini ve elan devam eden tutsaklığını hamasetten uzak bir dille nasıl anlatmalı? Söz, Müslümanların miskinliği ile Batı’nın sömürgeciliği arasında mekik dokuyor. Karakoç bir şiirde “Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi / Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi” diye sorar. Biz de soralım: Kudüs ne diyor bize? Kudüs’ü anlamanın ve elbette anlatmanın en sıhhatli yolu ne olabilir?

Anlatmayı, ille de anlatma kastıyla yapmaktan vazgeçmeli önce sanırım. Zira, Kudüs Müslüman ecdadımızın bizlere bir emanetidir ve muhafazasında muktedir olamadığımız bu emanetin, bir cihat tatminiyle, nostalji merakıyla anlatılması onun ruhuna aykırıdır.

Öte yandan, emaneti muhafaza edememek son tahlilde bir suçtur ve bir Müslüman suçunun ifşa edicisi olamaz; sadece onu yeniden elde etmek, o suçun sebeplerini düşünerek ondan affını temin etmek için, yer yer onun bahsinden yararlanabilir.

Diğer bir husus, biz Kudüs’ü Osmanlı’nın ona kayıtsız kalmasından dolayı değil, onun yıkılışına hükmetmiş ve kendini bu yönde donatmış, güçlendirmiş olan Haçlıların, içimizdeki muhiplerinin ihanetlerinden dolayı kaybettik. Elan yaşadığımız sorunların da temelinde yer alan kabilecilik, mezhepçilik ve ferdî saltanatları uğruna kâfirlere vali olma tutkularıdır ki, bize merkezimizi yani Kudüs’ü kaybettirdi.

Bundan bir hamaset çıkmaz ve çıkmamalı. Elbette hamasetsiz de olmaz, çünkü hamaset uyuyan idrakleri uyandırma aracı olmak bakımından gereklidir, ancak kendi deminde ve haddinde tutulmak kaydıyla.

“Kudüs bize ne diyor?” sorunuza gelince… Kudüs bize geçici tedbirler üzerinden, hakkında asıl ideal olana ulaşmamız gerektiğini söylüyor sanırım. Osmanlı’yı yıkmanın önemli araçlarından biri olan ulus devlet anlayışının, dün olduğu gibi bugün de bir aldatmaca olduğunu; yeni bir İslami imparatorluk çatısı altında yer almasıyla, bu aldatmacadan da kurtulmanın mümkün olabileceğini söylüyordur. İdeal olan bu duruma erişinceye kadar, ulus devlet çözümünün “kerhen” bizim tarafımızdan da kullanılabileceğini söylediğine inanmamızın da bir zararı yoktur.

Mesele, onun daima emanet kavramı içinde yer aldığını bilip bilmeyişimizle ilgilidir. Bu manada onun emanet olarak mahiyetini anladığımızda, onu da en doğru anlatabileceğimize inanıyorum.

Uluslararası kurumların, örgütlerin ve devletlerin itirazlarına rağmen sürdürülmeye çalışılan bir senaryo var Filistin’de. İsrail için daima lehte, Müslümanlar için aleyhte neticelenen ve Orta Doğu’da barışı baltalayan kararlar ve hamleler… Yalnızca Filistin’i haritadan silmenin ötesinde bir hazırlıktan söz edebilir miyiz?

Son günlerde sıkça duyduğumuz bir uluslararası politika deyimi var: “Pazarlık masasında değilseniz, sofradasınızdır.”

Zikrettiğiniz son gelişmeler Müslümanlara rağmen, hatta onları tümüyle yok sayarak alınmış kararlardır ve dolayısıyla Müslümanlar sofrada yemektir. Yutulamayacak bir lokma olup olmamak ayrı bir mesele, muhatap olunan bu haset, kin ve kibir, her şeyden önce mahiyetleri nedeniyle baki değildir.

Yine bu durum, açık düşmandan çok, gizli düşmanların hesaplarının ivedilikle görülmesini gerektirmektedir. Zira, Osmanlı’yı bir enkaza çevirdikten sonra, o enkazdan kendi cirimlerince ve cibilliyetlerince menfaat temin etmeye çalışanlar yine azgınlıkta, hadsizlikte ve küstahlıkta düşmanların önündedirler.

Selahaddin zamanında da böyleydi ve o büyük komutan, kendi benliklerini tatmin etmek için beylikte ısrar edenlerin başlarını ezip, ittihadı yeniden tesis ettikten sonra ancak Kudüs’ü kurtarmaya yöneldi.

O günden bugüne değişen fazla bir şey yok. Kudüs’ü kurtarmak için önce Suriye’yi, Ürdün’ü, Suudi Arabistan’ı, BAE’yi, Umman’ı… kabile şeflerinden, Amerika’nın haraç devşirdiği valiliklerden kurtarmak gerekir. Asıl olan budur ancak bunun gerçekleşme zamanına kadar kimi ara tedbirlerden yana olmak, geçici çözümlere rıza göstermek de mümkündür. Önemli olan Kudüs üzerinden -varlığı bir formalitedenibaret de olsa- Müslüman elinin çekilmemesidir.

Filistin’in haritadan silinmesi ise kâğıt üstünde ve güç yedeğinde mümkün olsa bile, son Müslüman da bu dünyayı terk etmedikçe aklen, hukuken ve hükmen mümkün olmayacaktır.

 

MUHİT DERGİ, MART 2020

Bir Yorum Yazın